<$BlogRSDUrl$>

Friday, October 31, 2003

REHA ÇAMUROĞLU

İSMAİL

'İki hükümdar bir dünyaya sığmaz!''


İslâm heterodoksisi üzerine önemli çalışmalarıyla tanınan Reha Çamuroğlu'nun ilk romanı İsmail, her ikisi de Türk olan iki büyük hükümdar Sünnî Yavuz Sultan Selim ile safevî Şah İsmail'in mücadelesinde, Şah İsmail tarafında yaşanan iktidar, tahakküm, tasavvuf arasındaki çelişkileri anlatıyor.


İsmail, Reha Çamuroğlu, Om Yayınevi, İst. 1999, 307 s., ISBN 975-6827-01-7


DİLÂVER DEMİRAĞ


Kitabınız âdeta paradokslardan, çelişkilerden oluşuyor. En büyük çelişki ya da paradoks ise iktidar. Şah İsmail'in nezdinde bu açıkça görülüyor. İnsanın ister istemez aklına geliyor: siz bu kitabı iktidarın açmazlarını, olumsuzluklarını, çelişkilerini sergilemek için mi yazdınız?



Tam da böyle. Benim derdim sadece belli bir dönemde 15. yüzyıl sonları 16. yüzyılın başlarında belli tarihsel koşullarda Şah İsmail'in açmazlarını ya da hayatını anlatmak değildi. Bir yanıyla buydu elbette, ama onun altında yatan daha derin bir dert, insanların zihinsel ya da fiziksel, sosyal, siyasal bütün düzeylerde iktidarla ilişkileri ve iktidara ilişkin yanılsamalarıyla uğraşmaktı. Dolayısıyla bu yer yer meselâ benim belli tiplerimi sadece birer kalıp olarak tanımlamamı ya da kurmamı getirdi. Çünkü onlar bir yandan meselâ Muhammet Bey idiler, Emir Zekeriya idiler; ama, bir yandan da iktidar oyunundaki süre giden rollerinin taşıyıcısı kalıplardı. Adları değişik olabilirdi, kişilikleri yer yer değişik olabilirdi. Ama o rolü oynayış tarzları tarihi ve zamanı aşan bir özellik gösteriyordu. Derdim oydu tabiî.


İsmail'i okurken, Bakunin'in, 'İktidara sahip oldunuz mu, o sizi sahiplenir, bırakmaz' sözü zihnimde sürekli yankılandı. Romanı yazarken sizin kafanızda da böyle bir yankılanma var mıydı?


Tabiî bu, kavramlara ilişkin titizlik gerektiren bir nokta. İktidarın her türüne karşı olmak, iktidara kategorik olarak karşı olunmak gibi bir düşüncem yok. Tahakkümün her türüne karşı olmak, kategorik olarak tahakküme karşı olmak gibi bir düşüncem ve inancım var. Bu ikisini ayırmak gerekiyor. Ama iktidar, yaptırtma iktidarına dönüştüğünde zaten zorunlu olarak tahakküm rolü oynamaya başlıyor. Şimdi bu haliyle tabiî iktidar tekelinin böyle bir karakteri var. İktidar tekeli insanların diledikleri, istedikleri gibi kullanacakları basit bir alet değildir. Ben iktidarı kullanırken, iktidar da onları kullanır; çünkü, kendine özgü tarihsel biçimlenişi, işleyişi, zorunlulukları, içinden çıkılamaz fasit daireleri vardır. İsmail'in düştüğü açmazlar, fasit dairelerden biridir. İktidar sahibinin düştüğü açmazlardan biridir bu. Belki de bu dairelerden kurtulmanın yolu iktidarı herkese yaymaktır. Sanırım iktidara kategorik olarak karşı olmadığımı, ama belli biçimlerine karşı olduğumu anlatmak için yeterli bu.


Romanın bana verdiği mesajlardan biri de hakikat meselesi. İsmail olsun Yavuz Sultan Selim olsun tek doğrunun kendileri olduğunu düşünüyorlar. Kendi doğrularından yola çıkarak bu doğruya uygun olmayanları ortadan kaldırıyorlar. Sanki doğrunun tekeline sahip olmak, kendiliğinden bir tahakküme yol açıyor gibi, sizce de öyle mi?


Tabiî, zaten dünyaya tahakkümcü paradigmadan bakmak öncelikle maddî koşulların, ekonomik vaziyetlerin ya da üretim ilişkilerinin bize dayattığı bir şey değil. Bu alanda böyle bir determinizmi reddettiğimi ben Babailer'i yazdığımda ortaya koymuştum. Burada böyle bir determinizm yok; insanlar kendi kültürlerini kendileri yaratırlar, kollektif olarak yaratırlar ve bu kültürü kollektif olarak değiştirebilirler, normlarını, kurallarını. Burada şunu görüyoruz ortodoksi yani doğru yolculuk; 'benim yolum doğru diğerleri yanlış', ya da 'aklın yolu birdir' gibi sık sık kullanılan yaklaşımlar, tahakkümcü zihniyetin en temel yaklaşımlarıdır. Çünkü, Nasrettin Hoca'nın ayağını bastığı yer gibi kendi bulunduğu yeri dünyanın merkezi saymaktadır. Ve böyle olunca, diğer fikirler, bu ana fikre yani kendilerince ana fikir olana ilişkileri oranında, ilişkilerinin tarzınca anlam kazanmakta ve genellikle de bir yanlışlar skalasının içine oturmaktadırlar. Yanlıştır ama, çok yanlışları vardır, az yanlışları vardır gibi. Bu Yavuz Selim'de de İsmail'de de kaçınılmaz olarak görülen bir şey. Bu nedenle aslında iki hükümdar bir dünyaya sığmaz. Yalnızca İsmail'in mektuplaşmalarına bakılınca ikisinin de kendisini 'mehdî' olarak gördüğünü farkederiz. Yanlış olarak zannedilir ki, sırf İsmail kendini 'mehdî' olarak görmüştür, Yavuz'da böyle bir anlayış yoktur. Oysa Hoca Saadettin Efendi'nin Tac'ül Tevarih'inde Yavuz'un İsmail'e yazdığı mektuplara bakılırsa, net bir şekilde görülecektir ki, Yavuz kendini 'sahib-i zaman' olarak adlandırmaktadır. Yavuz öyle bir kültürün içinde yaşamaktadır ki, 'sahib-i zaman' kavramının ne anlama geldiğini çok iyi bilir ve Osmanlı padişahları rastgele mektup yazdırmazlar. Kavramları, kelimeleri çok yerinde kullanarak, çok titiz bir şekilde yazdırırlar mektuplarını ve belgelerini. Yavuz da çok iyi bilir ki, 'sahib-i zaman', 'mehdî' demektir. 'Zamanın İskender'iyim' der Yavuz. İskender, Kur'ân'da Zülkarneyn olarak geçen ve iki boynuzlu biri doğuya, biri batıya bakan ve İslâm'da da mitolojik bir kahraman düzeyine varan bir figürdür. İskender ile Mehdi arasında çok yakın ilişki vardır. İkisi de karşısındakini 'deccal' olarak görmektedir. Ve tabiî ki, mehdinin yanlış yolda olabileceğini akıllarına bile getirmemektedirler.


Hangi politik ideal olursa olsun 'Ben kendi doğruluğumdan eminim' düşüncesiyle varolduğunu düşünürsek, hakikatin göreli olduğunu düşünen özgürlükçü politika açısından bir problem doğmuyor mu? Yani kendi doğruluğuna tam inanmadan politika yapmanın mümkün olmadığı bir zeminde politik bir mücadele yapmak...


Bu politikayı nasıl tasarladığına ve tanımladığına bağlı.


Bookchin'ci anlamda politikadan söz ederek soruyorum.


Dünyada parlamenter demokrasinin, temsilî demokrasilerin yeterince demokratik olmadıklarının tartışıldığı bir dönem yaşıyoruz. Ve bu dönemde genel olarak politikayı modernizmin ve modernizmin ilk dönemlerinin tarzlarıyla, üslûplarıyla yürütüyoruz. Türkiye'de şu anlaşılmalı; politikacının 'bilmiyorum, belki olabilir' demesi politikacı için yolu tıkayan değil, yolu açan bir şey olması mümkün. Son emeklilik yaşı meselesinde de gördük, bir politikacı şunu söyleyebilirdi: 'Bu konular işçilerle konuşulmadan üzerinde görüş beyan edilecek konular değildir' diyebilirdi. Türkiye'de bunu kimse demedi, çünkü her politikacı sadece bizim öze ilişkin sorunlarımız olmadığını, biçime ilişkin de sorunlarımız olduğunu ortaya koyar. Genelde politikacı en geniş anlamda alsak dahi biçimsel olarak en özgürlükçü olanımıza dahi sinmiş birşeydir bu. 'Ben bilirimciliğin'; biraz daha 'bilemeyebilirim', 'belki, olabilir', 'başkaları benden daha iyi bilebilir' üslûbunu ele alması gerekiyor. Bütün partilerin programları var ve bu programlar, ciddi, ayrıntılı programlar. Ama bu politikaların kaçı üzerlerine yazıldığı alanların temsilcileriyle konuşularak yazılmıştır. Partilerin kaçı çiftçilerle ziraat politikalarını tartışmıştır. Hangi parti işçilerle çalışma hayatına ilişkin programları tartışmıştır.


İsmail'e bakınca bunun daha fazla olduğunu görüyoruz aslında. Bir sahne vardır. Cüneyd'in halifelerini gördüğü sahne. Cafer Cüneyd'in halifelerine bakar, 'burada bir tarikat yok', der. Burada halifeler ve şeyh oturmuyor, burada bir hükümdar ve vezirleri oturuyor âdeta. Çünkü her bir halife bir boydandır. Birisi Dulkadırlıdır, birisi Ustacaludur, birisi Tekelüdür. Yani bu anlamda parlamenter demokrasiden daha temsil edicidir.


Bu kişilerin bir bölümü tarihî kişilikler, tarihin bir bölümünde yaşamışlar. Diğer yandan başka kişilikler de var. Bunların bir bölümü olumlu, bir bölümü ise olumsuz. Peki, romandaki tüm karakterler tarihteki bir kişiye tekabül ediyor mu?


Tarihte olmayan bir kişi var kitapta, Tekelü Haydar. Varolmayan tek kişi odur. Diğer kişiliklerin hepsi, tabiî bütün zaman ve kişilik özellikleriyle değil, ama bir şekilde varlar. Kurmaca yanları olmadığı anlamına gelmiyor bu. Ama hepsi var. Tarihte olmayan tek kişi olan Tekelü Haydar'ın sırrına da okur varsın. Kimdir Tekelü Haydar, gider gelir, birden ortaya çıkar, kaybolur...


Romandaki kişiliklerin her biri belli duruşları simgeliyor. Örneğin Yavuz ve İsmail iktidar ve iktidarın kendisinden doğan açmazları simgeliyor; buna karşılık Tekelü ve Necm iktidarın açmazlarını gören bilge kişilikler. Meselâ Necm daha çok aklı temsil eden kişi iken, Tekelü daha manevî bir kişilik. Buna karşılık Emir Zekeriya ise iktidar rasyonalitesi şeklinde ortaya çıkıyor. Romanı yazarken sizin gönlünüz bu kişiliklerden hangisine sıcak durdu ya da bunlardan hangisine torpil geçtiniz?


Hiç böyle bir şey yapmadım. Bu soruyu sormanız da böyle bir şey yapmadığımı gösteriyor. Romandaki kişiliklere eşit uzaklıkta durduğumu ve hepsinin de biraz ben olduğumu düşünüyorum. Hatta bunların hepsinin benim de çelişkilerim olduğunu düşünüyorum. Onların çelişkilerini çözmüş bir noktadan baktığım iddiasında değilim. Yani, onların çelişkilerinin çözümü kafamda var da ben söylemiyorum, okura buldurmak istiyorum gibi bir hikâye yok burada. Onların tüm çelişkileri benim için de geçerli. İnsanlığın çelişkilerle uğraştığı ve uğraşmaya da devam edeceği kanısındayım. Yalnız çelişkileri bilerek, tanıyarak uğraşmak başka bir şeydir; bilmeyerek, tanımayarak uğraşmak başka bir şeydir. Şunu söyleyebilirim: ne İsmail'e, ne Tekelü Haydar'a, ne Necm'e daha yakın değilim; kendimi hiçbirine de daha uzak hissetmiyorum.


Romanda bazı kişilikler zayıf kalmış gibi görünüyor. Meselâ, Taclı Begüm ile Taclı Hanım... Oysa bu iki karakter aşkın anlamlı simgeleri, ki aşk meselesi de üzerine kafa yorulmuş biçimde var romanda. İktidarı simgeleyen kişilikler gayet net, baskın ve üzerinde hayli uğraşılmış kişilikler. Ama aşkı simgelediğini düşündüğümüz iki kişilik çok geri plânda bırakılmış. Belki romanın akışından, belki romanın ana sorunsalını işleme kaygısından, ama sonuçta zayıf kişilikler. Neden?


Şunu görmek gerekiyor. Romanın ana konusu iktidar ve iktidar çevresindeki ilişkiler bütünü. Bunun rolü var elbette. Aslında yakından bakılırsa, iktidar ana temasını koyduğun bir yerde aşk da bu temanın bir tamamlayıcısı ya da figürüne dönüşebiliyor. Bunda şu yok. Bir yerde saf bir aşk var ve öbür tarafta bir iktidar oyunu var. Böyle bir şey yok. Çünkü iktidar oyunu oynanıyorsa, bunda aşk ta iktidar oyununun bir parçası haline gelebiliyor. Dolayısıyla bu ana tema varken bu yan temanın bu ölçüde yer almasının benim kurgumu bozmadığını düşünüyorum. İsmail'in hayatında da beşerî aşkın ancak gerektiğinde kaçılıp sığınılacak bir liman olduğunu hissediyorum. Bu en azından Çaldıran'a kadar böyle. Çaldıran'dan sonra İsmail'in dengelerinde büyük bir değişiklik ortaya çıktığını Hataî'nin Delhi'de ortaya çıktığını görmek lazım.


Tam da bu noktada, Gülizar figürü acaba Taclı Hanım'la Taclı Begüm'ü mü temsil ediyor?


Hayır. Tekeli Haydar kurmaca bir kişilik diye cevap vermiştim. Gülizar'da tarihsel bir kişilik değil, bu nedenle romanın genel kurgusu içinde Şah İsmail ve Gülizar destanları kurgu dışı kaldı.


Romanda üzerinde yeterince durulmayan bir unsur da dinî duruşlar gibi görünüyor. Günümüzde hâlâ tam anlamıyla çözümlenmeyen Batınîlik olgusu. Tarihte bir kırılma noktası olan Osmanlı-Safevî mücadelesinde, her iki taraf için de bir uygarlık tezi var, her iki devletin de iddiaları var, varolma ve güçlenme mücadelesi var. Bunlar tamam, ama bir de ideoloji mücadelesi var. Osmanlı ile Safevîlerin mücadelesinde iki farklı din okunuşu mücadele ediyor. Romanda bunun yeterince deşilmemiş olması bir eksiklik değil mi?


Bunun deşilmediği görüşüne pek katılmıyorum. Cüneyd ve Haydar zamanı, İsmail'dekinden daha fazla deşilmiştir. Çünkü o zaman o ideolojik dünyanın temelleri atılmıştır. İsmail ise daha çok uygulamaya yönelmek durumundadır. Burada Cüneyd ve Haydar'da bu tartışmalar geçmiştir; İsmail daha çok ortaya çıkmaya başlamış, bütün temel unsurları ortaya konmuş bir ideolojinin, bir zihniyetin uygulayıcısıdır. Ama romanda bu zihniyet farklarının temel unsurları vurgulanmıştır. Tekkede başlayan tartışmaları ele alalım. Trablus, Şam ve Kum Şiî fakihleriyle aralarındaki farka, Bektaşîlerle aralarındaki farklara kadar bunun üzerinde durulmuştur. Her zaman iktidar mücadelesi ideolojik çerçevelere bağlı olarak gelişmez. Bazen iktidarın kendisi bu ideolojik mücadelelerden, izlenen fikirlerden daha önemli hale gelir. Ve izlenen fikirler iktidara uzaklık ve yakınlıklarına bağlı olarak deformasyona uğrar. Bir fikir ne kadar değerli olursa olsun, iktidar saplantısına düşmüş bir hükümdar için iktidara götürecek bir araca dönüşemiyorsa, ya yok edilir, ya unutulur, ya deformasyona tâbi tutulur. Burada da bunu görüyoruz.


Keza bir yüzyıl hatta 50 yıl sonra, İran'da Safevî Devletinin kızılbaşlara karşı büyük mücadelelere giriştiğini ve kızılbaşlar arası iç savaş görüyoruz. Fikirler böyle kırılma noktalarında çok önemli rol oynarlar. Ama kırılma noktalarından statükolar yaratıldığında ise aynı hızla unutulmaya yüz tutarlar. Ben bu fikrî geri plâna değindiğimi düşünüyorum, ama önemi ölçüsünde. Çünkü bu iktidar oyununda tek rolü fikirler oynamadılar, ideolojiler ya da farklı dinî duruşlar oynamadılar. Bu farklı dinsel duruşların hükümdarların elinde iktidarı hediye edip etmeyeceği konusundaki vaatkârlıklarına göre biçimlendiğini gördük.


Alevîler bugüne kadar hep muhalefetteydiler, mazlum konumundaydılar. Hiç iktidar olmadılar, oysa Şah İsmail'de Alevî inancının temel nosyonlarından en azından önemli bir boyutunu taşıyan Safevîler iktidar olunca bir anda tahakkümer dedikleri yorum şekliyle aynı konuma düşüyorlar. Acaba Alevîler iktidar olsalardı, şu an sahip oldukları esnekliğe, nisbeten özgürlükçü bir duruşa sahip olurlar mıydı? Yoksa onlar da Safevîler gibi mazlumken, zalim konumuna düşebilirler miydi?


Bu konuda kitap boyunca, hiçbir muğlâklığa sürüklenmedim. Bir kere Alevîler sadece Safevîler döneminde iktidar olmadılar. Safevîlerden 250 yıl önce Mısır'da Fatımîler bir anlamda Alevî devletiydi. Ve camilerden ezan 'Aliyyü'l-Veliyullah' ekiyle birlikte okunurdu. Bugüne doğru gelirsek, Suriye'de bir Alevî iktidarı var, üstelik nüfusun çok az bir bölümünü oluşturur, sosyal olarak. Bundan önce Nefes dergisinde 'Diktatörün Alevîsi, Sünnîsi olmaz!' diye yazmıştım, Hafız Esat üzerine. Burada benim kişisel konumum gayet net. Fakat birşeyi görmek gerekiyor. Sünnî mezhep tanımlanırken, 'ehl-i sünnet ve'l-cemaat' denir, yani sünnete ve cemaata uyanlar... Oysa Şiîlikte bir slogan vardır, 'Doğruyu yapmak istiyorsan cemaatin tersine git!' diye. Alevîlikte ve Şiîlikte cemaat doğruyu bulma noktasında bir referans noktası değildir. Cemaat doğruyu arayışta kendinden feyz alacağın bir bütün değildir. Dolayısıyla zihniyet olarak Alevîliğin daha özgürlükçü olduğunu düşünüyorum. Alevîliğin iktidar olma ve onu sürdürme konusundaki başarısı bununla sıkı sıkıya ilişkilidir. Fatimîler dedik, buna Büveyhoğulları da eklenebilir, bunların hepsi yıkılmıştır. Hepsi Sünnî devletlerin ömürlerine göre kısa ömürlere sahip olmuşlardır. Dinsel akidelerle sıkı ilişkili bir durumdur. Meselâ Şiîlikte şöyle bir kural yoktur; 'Emir sahibi namaz kıldığı sürece ona itaat et!' Ama Sünnîliğin bir çok kollarında bu kural vardır. Dolayısıyla kendi dinsel zeminleri çoğu zaman kendi iktidarlarının tartışmalı ve kısa sürede yıkılan iktidarlar olmasını doğurmuştur. İktidar etmek konusunda Alevîlerin beceriksizlikleri, zihniyetlerindeki özgürlükçülükten kaynaklanır, diye düşünüyorum. Onların iktidardaki tavırlarının Sünnîlerden hiç farklı olmayacağını kabul ederim. Bu konuda bir avukatlık yapmak gibi bir niyetim yok. Ama niyet olarak heterodoks zihniyet yapısının ortodoks zihniyet yapısından kat kat daha özgürlükçü öğe barındırdığını düşünüyorum.


'Canavarın gözleri'


Tarih kimilerine göre bir sosyal bilim, kimilerine göre ise bir efsane. Ancak her halükârda tarih için, 'yenenlerin tarihi' denebilir mi?


İsmail, bu anlamda farklı bir tarih denemesi. Yazar Reha Çamuroğlu, edebiyat dilinin avantajlarından yararlanarak tarihi farklı bir okuma çabasına girişmiş. Yakındoğunun geçmişi bakımından bir kırılma noktası sayılabilecek Safevî-Osmanlı mücadelesine resmî tarihin dışında bir bakış İsmail. Ancak İsmail'i asıl önemli kılan iktidarın ya da daha doğru bir kavramlaştırma ile siyasal iktidarın açmazları konusunda bizi uyarması. İsmail, iktidara sahip olunamayacağını, iktidarı bir kez sahiplendiğinizde iktidarın sizi kendi kuralları doğrultusunda yöneteceğini bizzatihî Şah İsmail'in kişiliğinde ortaya koyuyor.


İsmail, en basit okumayla Safevî tarikatının giderek bir hanedana ve devlete dönüşümünün ve Çaldıran'da Yavuz karşısında yaşadığı yenilgi sonrası bu devletin hızla sona doğru yolculuğa başlamasının hikâyesi.


Yazar hiç kuşkusuz sadece tarihsel bakımdan önemli bir kişiliğin hikâyesini anlatmıyor. Bir kez zorbalığa giriştiniz mi, en soylu amaçlara dahi sahip olsanız sonuçta sizin de bir zorbaya dönüşebileceğinizi göstermek istiyor. Nitekim Şah İsmail başlangıçta hayli anlamlı sayılabilecek bir amaçtan, zulmü ortadan kaldırmak amacından yola çıkıyor; ancak zulme karşı mücadele verirken onun araçlarıyla savaştığından sonuçta kendisi de zulmün bir parçası haline geliyor.


Romanda bu mesajlar kendini karakterler aracılığıyla açığa vuruyor.


İsmail, Emir Zekeriya, Muhammed Bey gibi karakterler iktidarı simgeliyor, ancak bu karakterlerin kendileri de farklı duruşlara sahip. Meselâ İsmail, şahsında dünyevî ve uhrevî iktidarları toplayan yalın bir güç; siyasal iktidar İsmail'in şahsında cisimleşiyor. Ancak İsmail aynı zamanda iktidarın kişinin niyetlerine göre yönetebileceği basit bir alet olmayacağını içine düştüğü açmazlarla gösteriyor. Güce sahipmiş göründüğü anda bile güç İsmail'e değil siyasal iktidar aygıtına ait.


Emir Zekeriya iktidar aklını simgeliyor ve İsmail'e sık sık iktidarın zorunluluklarının ne olduğunu hatırlatıyor.


Muhammed Bey ise savaş makinesi. Gilles Deluze'nin bir yaylada anlattığı göçebelere özgü hızın oluşturduğu savaş makinesi.


Bu üçlü iktidar oyununda baş aktörler. Buna karşın Necm ve Tekelü Haydar ise tam karşı kutupta yer alıyor.


Necm intellekt anlamında ele alacağımız nesnel aklın simgesi. Şah İsmail'in nezdinde oluşan araçsal akılcılığa karşı metafizik temellerinden kopmamış gerçek bir akılcı.


Tekelü Haydar ise tam bir derviş ve bilgeliğin sembolü. Bu arada Tekelü Haydar'ın tarihsel değil, mitolojik bir kişiliğe tekabül eden heterodoks tasavvufun meşhur mitolojik figürlerinden biri olduğu yolunda bir ipucu da verelim.


Kitapta en az yer bulan kahramanlar aşkın sembolleri olan Taclı Begüm ile Taclı Hanım. Burada da insanoğlunun aşk karşısında duyduğu en yaman çelişki olan tekeşlilik noktasına ilişkin ufak bir değini var. İsmail geleneksel aşkta dile getirilen eş ruhunu arıyor ve dişide tamamlanmak istiyor. Ancak güç yanına Taclı Begüm, dişiye özgü sükûnet, saf güzellik gibi yanlarına ise Taclı Hanım tekabül ettiği için Şah İsmail ancak bu iki dişide tamamlanabiliyor.


Kitapta tasavvufa özgü gerçekleri Cafer simgeliyor. Nitekim basit bir tarikatten bir devlete dönüşüm süreci en çok Cafer'i kaygılandırıyor. Ve Cafer bu durumu hiç birzaman içine sindiremiyor. Bunu da en güzel alegorik bir ifadeyle 'canavarın gözlere oturması' ifadesiyle anlatıyor.


İsmail sıradan bir tarihî roman değil, içinde felsefe de var, dinler tarihi de, antropoloji, siyasal ve sosyal çözümlemeler de. Ama en önemli mesajı, eğer mutlak iyilik peşine düşerseniz, diyalektik olarak mutlak kötülüğe yol açarsınız. Çünkü hayat iyi ile kötünün diyalektik dönüşümlerinden oluşan bir denge hali....


This page is powered by Blogger. Isn't yours?